ÖZGÜRLÜĞE UÇAN DÜŞLER

Düşlerimi bıraktığım yerdeyim şimdi. Sakladığım yerden çıkardım bir bir. Ellerimde küçük bir çocuğun yüreği. Tek tek hepsine bakıyorum itinayla. Hangi zaman aitti bunlar sahi. Hangi zaman diliminde saklanmıştı buraya. Gözleri yaşlı, soluk benizli çocuklara benziyorlar. Suçlar gözlerle bana bakıyor, sensin sorumlusu derler gibi. Bunlar olurken kendimi koca bir gökyüzünde, bulutların üzerinde buluyorum. Elimde bir olta yıldızlara atıyorum tek tek. Her yakaladığım yıldızı bağlıyorum düşlerin birine. Birden aydınlanmaya ve ışık saçmaya başılıyorlar ki gözlerim kamaşıyor. Gülümsüyorum. Dolduruyorum hepsini koca bir kavanoza. Sabaha açan çiçekler gibi güneş ışıklarını indiriyor.Tüm odayı dolduruyorlar sımsıcak. Elimdeki kavanozu açınca dağılıyorlar her yere. Her biri gökyüzüne yükseliyor rengarek. Her taraf koca bir panayır alanı gibi. Sevinç çığlıkları atıyorum. Bağırıyorum arkalarından.  Yüreğimi aldınız da beni neden almadınız? Beni neden almadınııız? Yüreğim sizlere emanet,yüreğim sizlere emanet! Rüzgar alıp götürüyor hepsini..

Melda Yaşar

Published in: on Mart 11, 2012 at 10:13 pm  Comments (2)  

KÖREBE

Şimdi, şimdi! Körebe oynamak istiyor canım. Hadi saklanalım bir çocuk yüreğinin oyun bahçesine. Bizi orada kimse bulamaz değil mi? Oynayalım sokaklarda, kırlarda bayırlarda. Uçurtmalar uçuralım ve uçurtmanın kuyruğuna takılıp gezelim en güzel düşlerde, yorulana dek. Yaramazlık yapalım. Üstümüz-başımız, elimiz-yüzümüz kirlensin yaptığımız çamurdan heykellerden. O heykeller ki bizim en kalabalık atlı düş askerlerimiz. Atlayalım o atlara, dötnala kaçalım bu dünyadan. Bilinmez diyarların, bilinmez küçük evlerine misafir olalım. Konaklayalım en güzel gülücükleri atan çocukların çadırında. Parlayan gözleriyle, ışık saçan sıcacık yüreklerden masallar dinleyelim. Bugün hiç kapatmayalım gözlerimizi ya da, ya da kapatalım gözlerimizi kirlnmiş dünyaya da. Yakalım en göz alıcı ateşi ve etrafında dans edelim yanan düşlerimizin. Her ateş söndüğünde atalım kağıtlara yazdığımız dileklerimizi. Yansın ki aydınalanalım, hiç bitmesin bu dans. Ve bir daha hiç üşümesin çocuk yürekler. Üşümesin ki, bunalıp sıkıldığımızda bu dünyadan, kaçacak bir çocuk yüreğinin oyun bahçesi olsun daima hayatımızda.

Melda yaşar

Published in: on Şubat 25, 2012 at 9:12 pm  Yorum Yapın  

KEŞKE HEP ÇOCUK KALSAYDIM!

Çocuk olmak ne güzeldir. Dünyaya o gözlerle bakabilmek. En saf ve temiz pencereden seyreder dünyayı. Dünyası küçüktür. Ailesi sevdikleri ve oyun bahçesi ve hayallerinden oluşan bir dünya. Kocamandır yüreği sarıp sarmalar herşeyi. Büyüdükçe büyüyen dünyasıyla küçülür yüreği. Büyüyen dünya küçülen yürek. Bu koca dünyada mutludur ya da mutlu olduğunu sanır. Bazen de tam tersi olur büyüdükçe büyüyen dünyasıyla büyür yüreği de. Büyürken, bu büyümeyle doğru orantılı olarak hüzünleri de büyür. Sırtına aldığı yükler de büyür büyür ağır gelir bazen. Ne kadar çabalasa da hüzünleri azaltmaya, sorunlara çare bulmaya, gücü nereye kadar yeterse o kadardır aldığı yol. Daha fazlası gelmez elinden. Ve yürekten bir ses keşke hep çocuk kalsaydım diye haykırır. Keşke hep çocuk kalsaydım!…

Melda Yaşar

Published in: on Şubat 17, 2012 at 8:44 pm  Yorum Yapın  

EN BÜYÜK YOKSUNLUK

Sevgi her şeyin kaynağı. Sevgisizlik de hayatta bir çok sıkıntıların baş göstermesine sebep olan ana nedenlerden biri, belki de tek neden olarak görmek mümkündür. Sevgsizlik çok farklı şekillerde insanlara kendisini hissettiriyor. İster varlıklı olsun, ister kimsesiz bir gariban olsun. Sonuçta sevgisizlik, acısını dibine kadar hissetiriyor ve kaynak aynı. Sevigsizlik ne şekilde kendisini gösterirse göstersin en büyük yoksunluktur. Ve her insanın yapısına göre farklı derinliklerde kendisini hissettiriyor. Bu yoksunluğun bir tarifi de yok aslında. Maddi yoksunlukla sevgi yoksunluğu aynı şeyler değildir. Bence maddi yoksunluk, kimsesizlik, açlık gibi yoksunlukların hepsinin kaynağı sevgisizlik. Yani ilk yapacağımız iş öncelikle sevgi açlığını gidermek. Bu giderildiği zaman bütün açlıklar da kendiliğinden ortadan kalkacaktır diye düşünüyorum. Sevgi açlığı çeken insanlar nerede hangi koşulda olursa olsun kendsini yalnız, gariban, çaresiz hissedebilir ki farkı da yoktur fiziksel  olarak üşüyenlerden. Birisinin bedeni üşüyordur birisinin ruhu ve yüreği. Bu acının derinliğini de insanın şekline bakarak değerlendiremezsiniz. O yüzden birilerini yargılarken şekline bakarak değelendirmek doğru değildir. Kimse kimsenin ne yaşadığını acısını hissedemez ve bilemez. Hissetse, yüreğinde duysa bile, o insanın yaşadığı, hissettiği derinlikte hissedemez acının rengini ve büyüklüğünü. Sizin için önemli olmayan bir yokluk bir başkası için çok yıkıcı bir acı olabilir.

İnsanı hayata bağlayıp, eyleme geçiren sevgidir. Hayattan koparan da sevgisizliktir. Yüreğimize bir dönüp bakalım sevgiden başka neler yüklemişiz. Hangi değerler cirit atıyor yürek evimizde.

Melda Yaşar

Published in: on Ocak 27, 2012 at 5:58 pm  Yorum Yapın  

BİR İNSANIN ANAVATANI ÇOCUKLUĞUDUR

Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:

– Hayrola, neden elimi öpmek istedin?

– Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.

– Ne oldu, nasıl oldu?

– Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”

Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:

– Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?

– Hayır, neden?

– Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.

Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:

– Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.

– Radikal bir karar!

– Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.

– Eşiniz ne dedi?

– Hocam biliyor musun ne oldu?

– Ne oldu?

– Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”

– Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!

– Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.

– Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?

– İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. “Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.

– Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!

– İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.

– Eşiniz gelmek istemedi!

– Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”

– Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?

– Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.

“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.

“Çocuklar Gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU

Published in: on Ocak 27, 2012 at 2:04 pm  Yorum Yapın  

KAYIP RENK

Yürekten bir garip ses, bir çığlık yükseliyor geceye, ancak ne dediği anlaşılmıyor. Öyle esrarengiz bir his ki. Henüz yazılmamış dizelerden esintiler var,henüz hiç duyulmamış bir ezgi çalıyor bilinmez notalardan. Tanımlayamıyor hiçbir şey bu sesi. Sanki bir tablonun eksik bir rengi gibi, eksik bir parçası gibi. Allah’ım nasıl bir duygudur bir tablonun eksik bir rengi ya da yaptığın tablonun en güzel rengini bulmamak gibi. Eksik bir tablo gün ışığına çıkar mı ki? Arıyorum o kayıp rengi. Hangi renklerin karşımında gizli. Hangi esrarengiz yolculuklaradan hangi fırça darbelerinden sonra çıkar ortaya bu eksik renk. Nerede gizlisin ey renk.Kimsesiz ve karanlık bir sokağın, tarihi bir harabeye çıkan sonunda mı? Yoksa eli yüzü kir pas içinde annesinden kaçarak oyuna gizlenen bir çocuğun gözlerinde mi? Yoksa tozlu raflardaki bir kitabın sararmış sayfaları arasındaki bir aşk öyüküsnde mi? Neredesin ey eksik renk neredesin söylesene bana.Nerede aramalıyım seni?

Melda Yaşar

Published in: on Aralık 10, 2011 at 10:07 pm  Comments (2)  

DAMLALAR

Bir garip yolcuyum bu dünyada.Yürümek zor bu yolu. Beyninden binlerce binlerce düşünceler hızla geçerken, yürümek zor bu yolu ağır aksak, yürümek zor bu yolu dostum, bu hızla dönüp duran sürekli hareketli düşüncelere yetişemiyor bu yolcu. Bir gariban çocuk bu yolcu, dostum! Koşup oynamaktan yoksun, oysa coşuyor yüreği, kavuruyor her yeri bu coşku, bu yol zorlu be dostum, çok zorlu; dikenli teller var her yerde, mayın tuzaklarıyla dolu. Hiç ummadığın yollarda patlayıveriyor aniden habersiz. Oysa bu çocuk, bu yolcu, bu coşkulu duyguları yaşamak, karlı dağların tepesinde haykırmak, bulutlara dokunmak, oyunlar oynamak istiyor. Sonsuzluğu arayıp bulmak istiyor. Bir yağmur damlası olup, sızlayan yüreklere girmek istiyor. Bu yüreklere de coşkuları aktarmak, oyunlara dalmak istiyor. Bir at gibi koşmak istiyor rüzgara karşı. Bu garip yolcu hep yoksun, hep eksik, hep susturuyor bu coşkuları, düşünceleri. Yüreğinde hep prangalar, gözleri ufuklarda, gözleri hep o dağlarda, denizlerde, yüreği hasret güneşlere, denizlere, sonsuza. Evet dostum işte Ayna da diyor ki otur acını anlatan bir şiir yaz. Yazıyorum işte, yazıyorum DOSTUM!

Melda Yaşar

Published in: on Kasım 21, 2011 at 9:54 pm  Yorum Yapın  

SON PERDE

Uykusuz gecenin göz kapaklarından yağmurlar yağıyordu yine. Bu her zaman böyle oluyordu. Hep bekliyordu. Bekliyordu ki bir gün yıldızlar yağar o göz kapaklarından. Ama yine ağır, ağır indiriyordu göz kapaklarını sabaha, çünkü korkuyordu gün ışığına çıkmaktan. Korkuyordu gün ışığına çıkmış bir yarasa  gibi gözlerinin kamaşmasından. Artık son kez indiriyordu göz kapaklarını sabaha, tıpkı muhteşem bir oyunun, muhteşem son perdesinin inişi gibi. Ama gecenin son perdesinde ne oyuncular ne de alkışlar vardı. Yine geç kalmışlardı işte son perdeye, umursamazcasına. Bir daha ki sefere dedi kendi kendine. Bir daha ki sefere! Bir daha ki sefere muhteşem bir gün ışığına yıldızlar yağdırmak üzere son kez indirdi perdelerini.

Melda Yaşar

Published in: on Eylül 18, 2011 at 10:03 pm  Yorum Yapın  

NOTRE DAME’IN KAMBURU-FİNAL

O günün akşamına doğru piskoposun adli memurları gelerek Başrahibin kilise meydanındaki ölüsünü kaldırım taşlarının üzerinden kaldırdılar. Quasimodo ise kayıplara karışmıştı.

Bu macera hakkında çok şeyler söylendi. Herkes Quasimodo’yu şeytan, Başrahibi büyücü biliyordu. İkisi arasında bir anlaşma olduğuna inanılıyordu. Vakti saati gelince şeytanın büyücüyü alıp götürdüğünden kimse şüphelenmedi. Halkın büyük bölümü aynı fikirdeydi: ”Şeytan Başrahibin ruhunu elde etmek için bedenini parçaladı.”

Başrahibin ölüsü, kilise avlularında bulunan ve toprağı kutsal sayılan bir mezarlığa değil de başka bir yere gömüldü. XI. Louis de bir sene sonra, 1483 yılının Ağustos ayında öldü.

Esmeralda ile Başrahibin öldükleri gün Quasimodo bir daha Notre-Dame Kilisesi’nde görülmedi. Ne olduğunu da kimse bilemedi. Esmeralda’nın idam edildiği günün gecesi celladın yamakları kızın cesedini darağacından indirip, o zaman adet olduğu üzere Montfaucon ‘un mahzenine götürmüşlerdi.

Bu hikayede sözü geçen olayların bitişinden on sekiz ay ya da bir yıl kadar sonra birtakım adamlar Montfaucon’un mahzeninden Kral XI. Louis’in  berberbaşısı Olivier de Daim’in cesedini almaya gelmişlerdi. Olivier de Daim kralın gözdesiydi, ama sonunda o da asılmıştı.

Olivier de Daim’in cesedi araştırıldığında bütün bu korkunç insan kemikleri arasında iki tane iskelet bulundu. Bu iskeletlerden biri ötekini acayip bir şekilde kucaklamıştı. Bu iskeletlerden birisi bir kadına aitti. İskletin boynunda da mercandan yapılmış bir kolye vardı. Bu kolyeye, yeşil boncuklarla süslü küçük bir kese asılıydı. Kese açılmış ve içi boştu. Bu iskeleti bu kadar sımsıkı kucakalmış olan öteki isklet de bir erkeğe ait idi. Belkemiği çarpık, başının omuzlarına gömülü, bir bacağının ötekinden daha kısa olduğu görülmekteydi. Bu adamın asılmamış olduğu apaçık ortadaydı. Bu iskeletin sahibi kendi ayağı ile buraya gelip  burada ölmüştü. Erkek iskeletini, kucaklamış olduğu kadın iskeletinden ayırmak istedikleri zaman acayip bir şey oldu: İskelet toza dönüşüp yerlere dökülüverdi..

Victor Hugo

Published in: on Temmuz 1, 2011 at 7:37 pm  Yorum Yapın  

NOTRE DAME’IN KAMBURU

Ertesi sabah, gözlerini açtığı zaman uyumuş olduğunu fark etti, tuhafına gitti. Ne zamandır gözüne uyku girmiyordu çünkü. Doğmakta olan güneşin neşeli ışığı pencereden giderek gelip yüzüne vuruyordu. Güneşle beraber pencerede bir şey daha görüp korktu. Bu Quasimodo’nun zavallı çehresiydi. Elinde olmaksızın gözlerini kapadı, ama nafile.Pembe gözkapağının arkasından bu tek gözlü, dişlek, çirkin yüzü görür gibi oluyordu. Hep böyle gözlerini kapalı tuttuğu sırada kalın bir sesin çok tatlı bir eda ile şöyle dedğini duydu: ”Korkma, benden sana kötülük gelmez. Uyurken seni seyredersem bana kızmazsın, değil mi? Gözlerin kapalı iken ben burada olmuşum, ne çıkar! İşte, gidiyorum. Duvarın arkasına çekildim. Gözlerini aç artık.”

Sözlerinin asıl daha hazin bir tarafı vardı ki, o da bunları söylerken takındığı eda idi. Bu hal kıza pek dokundu, gözlerini açtı. Gerçekten, Quasimodo artık pencerenin önünde değildi. Esmeralda kalkıp pencerenin önüne gitti, zavallı kamburun bir duvarın dibine büzülmüş olduğunu gördü.Biçarenin ıstıraplı, boynu bükük bir hali vardı. Onun kendisinde uyandırdığı tiksintiyi alt etmek için insanüstü bir gayret gösterdi. Yavaşça, ”Gel buraya,” dedi. Quasimodo kızın dudaklarının kımıldadığını görünce kendisini kovuyor sandı. Bunun üzerine, yerinden kalktı, başını önüne eğerek topallaya topallaya, ağır ağır oradan uzaklaştı. Ümitsizlik dolu gözlerini bir an bile kızdan yana çevirmeye cesaret edemiyordu.

Esmeralda, ”gelsene buraya!” diye bağırdı, ama Quasimodo uzaklaşmaya devam ediyordu. O zaman kız hücresinden dışarıya fırladı, ona doğru koşup kolundan tuttu. Quasimodo onun kendisine böyle dokunduğunu hissedince her yanı titredi.  Yalvaran tek gözüyle ona baktı, yüzünde derin bir sevgi ve memnunluk ifadesi belirdi. Esmeralda onu hücresine sokmak istedi, ama o ille kapının önünde  kalmak için ayak diredi. İkisi de sessiz ve hareketsiz bir süre kaldılar, hiçbir şey söylemiyorlardı. Quasimodo bu göz alıcı güzelliği, Esmeralda da bu ürkütücü çirkinliği, hiçbir şey söylemeksizin, karşılıklı seyrediyorlardı. Esmeralda her an Quasimodo’da başka bir çarpıklık, başka bir çirkinlik buluyordu. Kızın gözleri, adamın yamuk yumuk dizlerinden kambur sırtına, kambur sırtından tek gözüne gidiyordu. Yeryüzünde bu kadar eciş bücüş bir yaratık olabileceğini aklı almıyordu.

 Quasimodo çekingen bir tavırla konuştu. ”Aksi gibi kulağımda işitmez benim.”  Quasimodo acı acı gülümsedi. ”Bu bir eksikti diye düşünüyorsun herhalde. Evet, sağırım da ben.Ama ne yapayım, Tanrı beni böyle yaratmış. Korkunç şey, değil mi? Halbuki sen ne kadar güzelsin! Çirkinliğimi şimdiki kadar hiç fark etmedim.  Bir çakıl taşı kadar biçimsiz, onun kadar ayaklar altında çiğnenen, onun kadar kaskatı biriyim!” Sonra gülmeye başladı, ama bu gülüş, dünyanın en iç paralayıcı şeyiydi. Esmeralda beni niçin kurtardın diye sordu.

”Anladım, beni niçin kurtardın diye soruyorsun, değil mi? Hatırlar mısın bilmem? Hani bir gece serserinin biri seni kaçırmak istemişti de ertesi gün işkence kulesinde cezalandırılmıştı? Hiç kimse ona acımazken, sen ona yardım etmiştin. Bana bir yudum su vermiştin, birazcık da merhamet göstermiştin ki, ömrüm oldukça bunun borcunu ödeyemem. Sen belki bu serseriyi unuttun, ama o senin iyiliğini unutmadı.”

Esmeralda onun bu sözlerini içi ezilerek dinliyordu. Çancının tek gözünde bir damla yaş belirdi, fakat yere düşmedi. Bu yaşı gözünün içinde tutmayı bir şeref meselesi yapmıştı sanki. Ve devam etti: ” Bak bu kilisenin çan kuleleri çok yüksektir. Buradan düşen adam daha yere değmeden ölür gider. Bu kuleden aşağıya düşmemi istediğin anda bana tek bir kelime dahi söyleme.Bana şöyle bir bak, hemen anlarım.” Sonra ayağa kalktı. Esmeralda o anda pek bahtsızdı, ama bu acayip yaratık onda yine de az çok merhamet uyandırıyordu. ”Gitme!” der gibi bir işaret yaptı.

Quasimodo: ” Hayır, hayır. Fazla kalamam. Yüzüme baktığın zaman, için pek rahat değil. Biliyorum, acıdığın için bakıyorsun bana. Öyle bir yere gideyim ki, ben seni göreyim, ama sen beni görme. Böylesi daha iyi.” Dedi ve kaçıp gitti.

Victor Hugo

Published in: on Haziran 22, 2011 at 7:26 pm  Yorum Yapın